Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken yalnızca bir devlet değil, aynı zamanda yeni bir millet bilinci inşa etti. “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle, etnik köken fark etmeksizin ortak bir aidiyet duygusu oluşturmayı hedefledi. Türk kimliği, etnik değil; vatandaşlığa dayalı, birleştirici bir kavram olarak ortaya kondu.
Bu kimlik anlayışının temel taşlarından biri de laiklikti. Atatürk’e göre laiklik, yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değil, aynı zamanda bireyin özgür düşünme hakkıydı. Laiklik, hem dini özgürlükleri hem de toplumsal barışı garanti altına alan bir ilkedir.
Ancak bugün geldiğimiz noktada, bu kavramlar toplumun bazı kesimleri tarafından ya yanlış anlaşılıyor ya da bilinçli olarak çarpıtılıyor. Laiklik sanki din karşıtlığıymış gibi gösteriliyor. Türk kimliği ise bazen ayrıştırıcı, bazen dışlayıcı şekilde yorumlanıyor.
Peki, biz Atatürk’ün kurmak istediği çağdaş, laik, eşit yurttaşlığa dayalı Türkiye idealinden ne kadar uzaklaştık? Bu değerleri koruyabilmek için birey olarak üzerimize düşen sorumluluklar neler?
Atatürk’ün mirasını sadece anmak mı gerekiyor, yoksa anlamak ve yaşatmak mı?
Bu kimlik anlayışının temel taşlarından biri de laiklikti. Atatürk’e göre laiklik, yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değil, aynı zamanda bireyin özgür düşünme hakkıydı. Laiklik, hem dini özgürlükleri hem de toplumsal barışı garanti altına alan bir ilkedir.
Ancak bugün geldiğimiz noktada, bu kavramlar toplumun bazı kesimleri tarafından ya yanlış anlaşılıyor ya da bilinçli olarak çarpıtılıyor. Laiklik sanki din karşıtlığıymış gibi gösteriliyor. Türk kimliği ise bazen ayrıştırıcı, bazen dışlayıcı şekilde yorumlanıyor.
Peki, biz Atatürk’ün kurmak istediği çağdaş, laik, eşit yurttaşlığa dayalı Türkiye idealinden ne kadar uzaklaştık? Bu değerleri koruyabilmek için birey olarak üzerimize düşen sorumluluklar neler?
Atatürk’ün mirasını sadece anmak mı gerekiyor, yoksa anlamak ve yaşatmak mı?